Daha ortaokul yıllarıydı… Daha küçücüktü “Çocuk.” Küçüktü ama büyük tavırlarla hareket etmeye çalışıyordu. Ben büyüdüm artık havasında… Yeni değişmeye başlayan garip çatallı sesine ve yüzündeki irili-ufaklı sivilcelere de güvenip “Büyüdüm!” diyordu çocuk…
İşte tam da o sıralarda “O’nun” ismi çalındı kulağına… İlk duyduğunda meraklansa da çokta önemsemedi. Büyümenin getirdiği küçük olgunlukla duymazdan geldi…
Ortaokul sonlarına doğru kendisine bile ifade edemediği bir ilgi duymaya başladı “O’na.” Hiç olmadık yerlerde aklına geliyor, yüzünde hafif bir gülümseme peydah oluyor ve sonra geçiyordu…
Ne kendine ne “O’na” itiraf edemeden bitti ortaokul yılları…
Çocuk artık Liseliydi… Tamamen kalınlaşmış sesi ve yoğunlaşmış sivilceleriyle artık tam bir yetişkindi… Yetişkin bir çocuk!
Artık kendine, içindeki duyguyu itiraf etmiş ve adını da koymuştu: Platonik Aşk!
Yatarken “O’nu” düşünüyor, “O’nun ile ilgili hayaller” kuruyor ve bu hayallerle mutlu oluyordu… Arkadaşlarıyla gülerken, eğlenirken, bir yerde bir şeyler yerken bile aklındaydı… Ve tabii kalbinde… Onu düşünmekten arda kalan koskoca bir “umut” deryasıydı…
Sivilcelerini teker teker kendi küçük tarihine yollayan çocuk artık olgunlaşmaya başlamıştı. Bu işin böyle sürüp gitmeyeceğinin farkına vardı. Artık bir şeyler yapmalıydı. Lise son sınıfın son günleri ve ne olacağı belirsiz bir zaman diliminin başlangıcı yaklaşıyordu. Eğer bir şeyler yapmazsa belki de “O’na” bir ömür boyu kavuşamayabilirdi…
Çocuk kararını verdi… Etkileyici olmak adına o yaşına kadar edindiği donanımla cesaretini birleştirdi. Ve yılların verdiği duygu birikimini boşaltmanın verdiği rahatlık ile beklemenin verdiği eziyet arasında sıkışıp öylece kaldı….
Çok kısa bir zamanda bu eziyet yerini bayram havasına bırakacak, umut dolu aşk artık karşılık bulacaktı. Evet… Cevabını aldı çocuk…. Cevap “Evet’ti.”
O’da çocuğu seviyordu… Bu aşk artık platonik değildi… Ama bir problem vardı. “O’nun” lise sonrası başka bir şehirde bulunması gerekiyordu. Biraz da nazire yaparak “Ya benim yanıma gelirsin ya da beni bir daha göremezsin” demişti.
Çocuk ne yapacağını şaşırdı. İki büyük sevgi arasında kaldı… Bir tarafta kendisinden başka çocukları olmayan anne ve babası, diğer tarafta yıllardır içinde bir çığ gibi büyüyen aşkı…
Kararını verdi çocuk. Gitmeliydi… Yüreği bir kor gibi yanarken burada duramazdı artık. Geçti küçücük ailesinin karşısına… ‘Ben gidiyorum’ dedi. Kararının kesinliğini fark eden Annesi hiçbir şey demedi. Arkasına yaslandı. Eliyle akmasına engel olamadığı birkaç damla göz yaşını sildi… Kuzum diye sevdiği ciğerparesinden ayrılmak “O’na” çok ağır gelecekti.
Geceleri kalkıp gül tanesinin üstünü örtememek, sabah evden uğurlarken arkasından dua edememek, akşam yemeğine oturduklarında sofraya üç yerine iki tabak koymak… Çok ağır gelecekti. ‘Olsun’ dedi kendi kendine… ‘Yavrumun mutlu olduğunu bilmekte bana yeter!’
Zaten bu düşüncede olan ve gözyaşlarını içine akıtan babası da bir şey demeğince her şey yerine oturmuş, sıra aşkına kavuşmaya gelmişti çocuk için…
İlk bir sene çok heyecanlı geçti… Zaman zaman çalışmayan kaloriferi, esen rüzgarı içeri alan cam pervazları ve yayları her an dışarıya fırlamaya hazır yatağıyla küçücük bir oda da yaşıyordu. Odada günlerce biriken toz alerjisini ayağa kaldırıyor, anneciğinin yapmadığı yemekler iştahını kaçırıyordu… Ama bunların ne önemi vardı. Her gün dışarı çıkıyor ve “O’nu” görebiliyordu…
Zamanla heyecan yerini birkaç soru işaretine bıraktı… Çocuk ilişkiyi sorgulayan bu soruları kendine sorarken problemler de su yüzüne çıkmaya başladı… O’nun kaprisleri ilişkinin ilk uyarı çanlarını çalmaya başlamıştı. İsteklere bağlı kaprisler gittikçe arttı… “O’nun” beklentileri o kadar fazlaydı ki, artık çocuk ne yapacağını şaşırmıştı. Hep alttan alan taraf oluyor ve “O’nun” isteklerini yerine getirebilmek, taleplerini karşılayabilmek için adeta kendini paralıyordu…
Bu sıkıntılı dönem ilişkide ciddi sinyaller verirken çocuğunda vücudunda aksamalar ortaya çıkmıştı. Doktora gitti çocuk. “O’nun” ile olan ilişkisinin stresinden vücudun bazı sistemleri görevini tam yapamaz olmuşlardı. Uzun süre kullanması gerekecek olan antidepresan ilaçların yazılı olduğu reçeteyle ayrıldı oradan…
Artık çıkmaza girmişti. Arkasına baktığında koskoca dört sene gördü çocuk… Karşında çaresiz kaldığı durumdan dolayı, ortaokuldan beri ilk defa ‘çocuk’ gibi hissediyordu…
Sonunda beklenen oldu… İlişki sona erdi… Büyük aşk bitti… Üstelik “O’nun” bütün isteklerini yerine getirdiğine tam da inandığı bir anda “O” bitirdi bu aşkı…
Evine döndü çocuk… Yıllar önce bir aşk uğruna terk ettiği sıcacık yatağında yatıyordu… Rüyasında “O’nun” ile geçirdiği işkence gibi günlerden bir parça gördü. Kan-ter için uykusundan fırladığında üstünü örtmeğe gelen annesinin şefkat dolu bakışları ile karşılaştı. Ama rüya o kadar gerçekti ki inanamadı. Bir-iki dakika boyunca ilişkinin bitmediğini zannetti. Annesinin telkinleriyle gerçeği fark edince derin bir nefes aldı. Rahatlamıştı. O günlere dönmek istemiyordu…
Bir-iki yudum su içtikten sonra yarım kalan uykusuna devam etmek için tekrar yatağa girdi.
Bu sefer rüyasında “O’nun” ile geçirdiği güzel günlerden bir parça görüyordu… O kadar mutluydu ki hiç uyanmak istemiyordu. Camdan içeri sızan güneş ışığının da etkisiyle uyandı. Ve kendi kendine ‘Keşke hiç bitmeseydi!’ dedi.
Bu durum bir-iki yıl daha böyle devam etti. Bazen geçmişe ait güzel rüyalar, bazen geçmişten gelen kabuslar…
Şunu anladı ki çocuk, gerçektende hala çocuktu! Büyümesi için daha çok zaman vardı…
İşte böyleydi çocuğun aşk hikayesi…
İşte böyleydi çocuğun “Üniversite” aşkının ve “Üniversite yılları’nın” hikayesi…
Belkide bu tutkunun akıllarına sinsice sokulup, kalblerine bir zehir gibi enjekte edilen, ÖSS yarışında birer at muamelesi yapılan "bütün çocukların" hikayesi...
30 Aralık 2010 Perşembe
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)