30 Aralık 2010 Perşembe

Bir Aşk Hikayesi…

Daha ortaokul yıllarıydı… Daha küçücüktü “Çocuk.” Küçüktü ama büyük tavırlarla hareket etmeye çalışıyordu. Ben büyüdüm artık havasında… Yeni değişmeye başlayan garip çatallı sesine ve yüzündeki irili-ufaklı sivilcelere de güvenip “Büyüdüm!” diyordu çocuk…


İşte tam da o sıralarda “O’nun” ismi çalındı kulağına… İlk duyduğunda meraklansa da çokta önemsemedi. Büyümenin getirdiği küçük olgunlukla duymazdan geldi…


Ortaokul sonlarına doğru kendisine bile ifade edemediği bir ilgi duymaya başladı “O’na.” Hiç olmadık yerlerde aklına geliyor, yüzünde hafif bir gülümseme peydah oluyor ve sonra geçiyordu…


Ne kendine ne “O’na” itiraf edemeden bitti ortaokul yılları…


Çocuk artık Liseliydi… Tamamen kalınlaşmış sesi ve yoğunlaşmış sivilceleriyle artık tam bir yetişkindi… Yetişkin bir çocuk!


Artık kendine, içindeki duyguyu itiraf etmiş ve adını da koymuştu: Platonik Aşk!


Yatarken “O’nu” düşünüyor, “O’nun ile ilgili hayaller” kuruyor ve bu hayallerle mutlu oluyordu… Arkadaşlarıyla gülerken, eğlenirken, bir yerde bir şeyler yerken bile aklındaydı… Ve tabii kalbinde… Onu düşünmekten arda kalan koskoca bir “umut” deryasıydı…


Sivilcelerini teker teker kendi küçük tarihine yollayan çocuk artık olgunlaşmaya başlamıştı. Bu işin böyle sürüp gitmeyeceğinin farkına vardı. Artık bir şeyler yapmalıydı. Lise son sınıfın son günleri ve ne olacağı belirsiz bir zaman diliminin başlangıcı yaklaşıyordu. Eğer bir şeyler yapmazsa belki de “O’na” bir ömür boyu kavuşamayabilirdi…


Çocuk kararını verdi… Etkileyici olmak adına o yaşına kadar edindiği donanımla cesaretini birleştirdi. Ve yılların verdiği duygu birikimini boşaltmanın verdiği rahatlık ile beklemenin verdiği eziyet arasında sıkışıp öylece kaldı….


Çok kısa bir zamanda bu eziyet yerini bayram havasına bırakacak, umut dolu aşk artık karşılık bulacaktı. Evet… Cevabını aldı çocuk…. Cevap “Evet’ti.”


O’da çocuğu seviyordu… Bu aşk artık platonik değildi… Ama bir problem vardı. “O’nun” lise sonrası başka bir şehirde bulunması gerekiyordu. Biraz da nazire yaparak “Ya benim yanıma gelirsin ya da beni bir daha göremezsin” demişti.


Çocuk ne yapacağını şaşırdı. İki büyük sevgi arasında kaldı… Bir tarafta kendisinden başka çocukları olmayan anne ve babası, diğer tarafta yıllardır içinde bir çığ gibi büyüyen aşkı…


Kararını verdi çocuk. Gitmeliydi… Yüreği bir kor gibi yanarken burada duramazdı artık. Geçti küçücük ailesinin karşısına… ‘Ben gidiyorum’ dedi. Kararının kesinliğini fark eden Annesi hiçbir şey demedi. Arkasına yaslandı. Eliyle akmasına engel olamadığı birkaç damla göz yaşını sildi… Kuzum diye sevdiği ciğerparesinden ayrılmak “O’na” çok ağır gelecekti.


Geceleri kalkıp gül tanesinin üstünü örtememek, sabah evden uğurlarken arkasından dua edememek, akşam yemeğine oturduklarında sofraya üç yerine iki tabak koymak… Çok ağır gelecekti. ‘Olsun’ dedi kendi kendine… ‘Yavrumun mutlu olduğunu bilmekte bana yeter!’


Zaten bu düşüncede olan ve gözyaşlarını içine akıtan babası da bir şey demeğince her şey yerine oturmuş, sıra aşkına kavuşmaya gelmişti çocuk için…


İlk bir sene çok heyecanlı geçti… Zaman zaman çalışmayan kaloriferi, esen rüzgarı içeri alan cam pervazları ve yayları her an dışarıya fırlamaya hazır yatağıyla küçücük bir oda da yaşıyordu. Odada günlerce biriken toz alerjisini ayağa kaldırıyor, anneciğinin yapmadığı yemekler iştahını kaçırıyordu… Ama bunların ne önemi vardı. Her gün dışarı çıkıyor ve “O’nu” görebiliyordu…


Zamanla heyecan yerini birkaç soru işaretine bıraktı… Çocuk ilişkiyi sorgulayan bu soruları kendine sorarken problemler de su yüzüne çıkmaya başladı… O’nun kaprisleri ilişkinin ilk uyarı çanlarını çalmaya başlamıştı. İsteklere bağlı kaprisler gittikçe arttı… “O’nun” beklentileri o kadar fazlaydı ki, artık çocuk ne yapacağını şaşırmıştı. Hep alttan alan taraf oluyor ve “O’nun” isteklerini yerine getirebilmek, taleplerini karşılayabilmek için adeta kendini paralıyordu…


Bu sıkıntılı dönem ilişkide ciddi sinyaller verirken çocuğunda vücudunda aksamalar ortaya çıkmıştı. Doktora gitti çocuk. “O’nun” ile olan ilişkisinin stresinden vücudun bazı sistemleri görevini tam yapamaz olmuşlardı. Uzun süre kullanması gerekecek olan antidepresan ilaçların yazılı olduğu reçeteyle ayrıldı oradan…


Artık çıkmaza girmişti. Arkasına baktığında koskoca dört sene gördü çocuk… Karşında çaresiz kaldığı durumdan dolayı, ortaokuldan beri ilk defa ‘çocuk’ gibi hissediyordu…


Sonunda beklenen oldu… İlişki sona erdi… Büyük aşk bitti… Üstelik “O’nun” bütün isteklerini yerine getirdiğine tam da inandığı bir anda “O” bitirdi bu aşkı…


Evine döndü çocuk… Yıllar önce bir aşk uğruna terk ettiği sıcacık yatağında yatıyordu… Rüyasında “O’nun” ile geçirdiği işkence gibi günlerden bir parça gördü. Kan-ter için uykusundan fırladığında üstünü örtmeğe gelen annesinin şefkat dolu bakışları ile karşılaştı. Ama rüya o kadar gerçekti ki inanamadı. Bir-iki dakika boyunca ilişkinin bitmediğini zannetti. Annesinin telkinleriyle gerçeği fark edince derin bir nefes aldı. Rahatlamıştı. O günlere dönmek istemiyordu…


Bir-iki yudum su içtikten sonra yarım kalan uykusuna devam etmek için tekrar yatağa girdi.


Bu sefer rüyasında “O’nun” ile geçirdiği güzel günlerden bir parça görüyordu… O kadar mutluydu ki hiç uyanmak istemiyordu. Camdan içeri sızan güneş ışığının da etkisiyle uyandı. Ve kendi kendine ‘Keşke hiç bitmeseydi!’ dedi.


Bu durum bir-iki yıl daha böyle devam etti. Bazen geçmişe ait güzel rüyalar, bazen geçmişten gelen kabuslar…


Şunu anladı ki çocuk, gerçektende hala çocuktu! Büyümesi için daha çok zaman vardı…


İşte böyleydi çocuğun aşk hikayesi…


İşte böyleydi çocuğun “Üniversite” aşkının ve “Üniversite yılları’nın” hikayesi…

Belkide bu tutkunun akıllarına sinsice sokulup, kalblerine bir zehir gibi enjekte edilen, ÖSS yarışında birer at muamelesi yapılan "bütün çocukların" hikayesi...

22 Ekim 2010 Cuma

Başörtüsü ve Kemalizm

Son günlerde başörtüsü tartışmaları moda… Herkesin ağzında bu konu var. Herkesimden insan bu konuda görüş beyan ediyor. Bütün tartışma programlarında bu konu… Ana haber bültenlerinin ilk birkaç haberinden biri mutlaka başörtüsü problemi hakkında…


Haberleri ve tartışma programlarını dikkatle izleyin. Bu konuda herkes hemfikir… Tek bir görüşün mensupları hariç: Kemalistler!

Aslında Kemalistler yerine CHP zihniyeti derdim eskiden… Ta ki, o malum olay gerçekleşip, Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP genel başkanı olmasına kadar. Her ne kadar Deniz Bey’e karşı ‘Brütüs’ rolünü oynamasını tasvip etmesek de, başörtüsü problemini tekrar gündeme getirmesi ve bu konuda ki fikirleri biraz da olsa sempatik bakmamızı sağlıyor Gandi Bey’e…

Tabi ki şunu da çok net olarak biliyoruz ki, söylediklerinden sürekli çark etmesi ve söylemlerini değiştirmesi parti içerisinde ki Kemalistlere karşı durmakta zorlanmasından kaynaklanıyor. Özellikle kendisini genel başkan koltuğuna adeta elleriyle oturtan Önder Sav’ın ne kadar koyu bir Kemalist olduğu kamuoyunun malumu…

Neyse biz konumuza dönelim… Kim bunlar? Sağda solda sürekli konuşup, vatandaşları değişik maskeler ile nasıl etkiliyorlar?

1938’den başlayarak günümüze gelene kadar ki dönemden çok net örnekler verebiliriz bu konu ile ilgili. Ama çok eskilere gitmeyelim. Yakın geçmişe, sadece bir ay öncesine gidelim. 12 Eylül tarihine…

Türkiye için tarihi bir gün… Referandum günü… Yeni anayasa dünyanın en demokratik yöntemiyle belirlenecek. Halkın vekillerine değil, bizzat halka sorulacak….

“Evet” diyen kesimde bağımsız düşünen dindar, alevi, ülkücü, kürt ve sosyalist gruplar ve aydınlar var…

“Hayır” diyen kısımda Kemalistler, Kemalist düzenin kaymağını yiyenler ve bunların maskelerle etkiledikleri bir kesim var…

Velhasıl oylama yapıldı. Referandum sonuçları açıklandı. Sonuç: Evet!

Halkın iradesi evet dedi…

Her kesimden bireye daha fazla özgürlük adına büyük bir sınavdan başarıyla geçen Türkiye o günün akşamı başka bir sınav veriyordu. Bu sene ülkemizde düzenlenen Dünya Basketbol Şampiyonasının final maçı oynanacaktı. Beklentilerin üzerinde başarı gösteren dev adamlar finale kadar yükselmiş ve bir zamanların rüya takımı ama tüm zamanların favorisi ABD’nin rakibi olmuşlardı….

Maçı tecrübeli oyuncularıyla kazanan ABD oldu. Takımımız gönüllerin şampiyonu oldu…

Zaten finale kadar bize yaşattıkları sevinç yeterdi. Hem final oynama başarısı hem de organizasyonun başarısıyla Türkiye bu sınavı da alnının akıyla veriyordu. Ta ki o utanç dakikaları yaşanana kadar…

Kupa töreninde oyunculara ödüllerini vermek için Cumhurbaşkanı ve Başbakan sahaya indi. O anda olanlar oldu. Tribünlerde bulunan ve referandumdan çıkan sonucu hazmedemeyen Kemalist zihniyetli bir grup yuhalamaya başladı…

Herhangi bir kültür seviyesiyle açıklanamayacak olan bu durum Dünya’nın her köşesinden gelen yüzlerce misafir ve basın mensubunun önünde gerçekleşti. Uluslararası bir organizasyonda -ki alanının en büyük organizasyonu- kendine kültürlü diyen bir avuç ‘zır cahilin’ yaptığı bu utanç verici hareket Türkiye’nin büyük bir sınavdan kaldığını gösteriyordu. Demokrasi sınavından…

Seçilene kadar istediğini yapar, istediğini söylersin ama seçildikten sonra o seninde Cumhurbaşkanın ve Başbakanındır. Hiç mi yuhalanmayacak kadar saygıyı hak etmiyorlardı?

Yapılan hareket bölücülükten başka bir şey değildi. Terör örgütü PKK’ya laf söyleyen, yeri geldi mi mangalda kül bırakmayan bu cühela topluluk, bölücü değilmiş mi görünüp şehrin ortasında bölücülük yaptıkları için dağdakilerden daha mı namusluydular, daha mı haysiyetliydiler, daha mı şerefliydiler? Bu soruların cevabı koskoca bir "hayır"dı…

İste yıllardır devlette önemli mevkileri ellerinde bulunduran ve halka “Ben ne dersem O’dur” diye dayatan bu zihniyettir. Kimi zaman ilericilik, kimi zaman Atatürk, kimi zaman Vatan-Millet-Sakarya, kimi zaman Laiklik maskelerini takıp yıllarca kamuoyunu yanıltmaya ve kendi isteklerini dayatmaya çalıştılar.

Dayattılar da…

Şimdi başörtüsü konusunda aynı oyunu oynamaya çalışıyorlar. Tek bir ağızdan konuşamıyorlar bu sefer. Bazısı Laikliğe aykırı diyor, bazısı kamusal alan…

Ama hiçbiri ‘O insanların benimle aynı çatı altında olmasını veya benim rakibim olmasını hazmedemiyorum’ diyemiyor. İtiraf edemiyor…

İlericiliği doya doya içip, her gördüğüyle düşüp-kalkmak zanneden bu zavallılar, kendi bastırılmış faşizan taraflarını insanların inançlarına hükmetmeye çalışarak açığa vurmaktalar!

Sağcısı da solcusu da bıktı bu böceklerden, ama onlar bıkmadılar insanların başına dert olup her istediklerini yaptırmaya çalışmaktan…

Ama hala umudumuz var…

İnanıyorum ki bu sıkıntılar ülkemiz için doğacak güzel günlerin doğum sancılarıdır…

23 Temmuz 2010 Cuma

Takunyalılar!

Bugün Hürriyet yazarlarından meşhur Yılmaz Özdil’in yazısını okudum…


Dindar insanlardan “takunyalı” diye bahsediyor ve 70’li yıllarda bunların çok az olduğunu iddia ediyor. Olanların da bir değer ifade etmediği dile getiriyor…

O zamanlarda kendi tabiriyle çok fazla "takunyalı" yoktu İstanbul'da... Çünkü gayrimüslimlerin -ki kimse kimsenin inancına karışamaz ve küçümsese bile dile getiremez. Büyük terbiyesizliktir- göçmen zenginlerin daha çok yaşadığı ve Osmanlı'dan kalma bir özellik olarak elit tabakayı daha çok barındıran bir şehirdi İstanbul... Tabii o zamanın elitleri “takunyalı” değildi.

 Göçler yeni başlamıştı ve göç edenlerin yarısı türkücü olup voleyi vurmaya çalışanlardı…

Dinin vecibelerini yerine getirmeye çalışanların birçoğu, Anadolu'da ve Anadolu'nun köylerinde yaşamaktaydılar. İstanbul ve Ankara’yı elinde tutan ve inançlı insanları her defasında aşağılayan “eğitimli” tabaka, bu kesimi sürekli küçük görüp görmezden geldi.

Peki hiç mi İstanbullu “takunyalılar” yoktu. Vardı…

Ama bu bir kültür meselesidir. Alınan terbiye zamanla kültüre dönüşür. Bir yaştan sonra başka şekilde düşünemezsin. Nasıl yetiştirildiysen öle hareket edersin. Yetiştirilme tarzın senin farkında olmadığın duvarlardır!

Ve İslamiyet’te itaat vardır. Başında bulunan hükümete isyan etmek büyük günahtır. Hele isyan sonucu canı yanan insanların hakkına girilmiş olur ki, tövbe edilince kabul olmayan tek günahtır. Ben demiyorum. Kitaplar diyor. Araştıran bulur, öğrenir…

Yahu peki hiç mi bu olaylara katılan “takunyalı” yoktu. Vardı. Bunlar aslında bu büyük vebalin farkında olmayan cahil Müslümanlardı ve milliyetçi cephesinde yer aldılar. Vatanseverlik kavramını kendi kafalarına göre yorumlayıp onca insanın hakkına girdiler.

Peki şimdi ne oldu? Ankara’nın paşababalarının evdeki hesabı çarşıya uymadı. Kendi kurdukları sistemde, kendi zihniyetlerine uygun verdikleri eğitimin, aileden, temelden alınan eğitimin yerini tutamayacağını “akıl edemediler.”

O “köylü takunyalılar”ın çocukları okudu. Üniversite’ye gitti. Onlarda “eğitimli” insanlar oldu.

Ve o çocuklar, gün geldi devleti yönetmeye talip oldular. Ve yönettiler de…

Şimdi iki cahil grubun vesilesiyle milyonlarca insanın canını yakan o “darbenin” anayasasını değiştirmeye kalkıyorlar. Yıllarca ülke yönetiminde olanların, mağdur olan kendi yol arkadaşları için soramadıkları hesabı, onlar adına sormaya kalkıyorlar.

Ne yani, o gün bazı provokatörlerin oyununa gelmeyen, darbe yapmak isteyenlerin emellerine alet olmayan, akıllı davranıp burnu kanamayanlar, bugün, ağlayan annelerin hesabını soramaz mı?

Tabi ki, burnu kanamayanlar demek, resmi olarak büyük cezaya çarptırılmayan veya kanunen suçsuz kabul edilenlerdir. Yoksa, bir ülkede "darbe" olursa, o ülkede yaşayan bir karınca bile acı çeker...

Peki ben bunları nereden biliyorum. Okuyorum. Sadece okuyorum…

Aynı Yılmaz Özdil’in yazısını okuduğum gibi. Bazen de inanamıyorum…

Nasıl olurda yıllarını bu mesleğe vermiş böyle muhteşem kariyere sahip bir yazar, tarihin canlı tanığı olunmadan bilgi sahibi olunamayacağını ima eden laflar eder…

Koskoca Tarih bilimini yok sayar…

Yoksa bunlar, “takunyalı” diye aşağıladığı insanların geldikleri konumu hazmedememekten kaynaklanan birer haykırış mı?

26 Mayıs 2010 Çarşamba

Gandi Kemal'e Mektup

Sevgili Gandicim;


Öncelikle için ferah tut. Kimse kimseye karışamaz. Parası olan elbette tekne de alır, gömlekte...


Ancak seçim zamanı verilen erzakları, elektronik eşyaları eleştirip sonra da Zonguldak’ta kaybettiğimiz işçilerimizin cenazesinde adeta onları aşağılayarak, onların acılı ailelerini kullanarak aynı vaatlerde bulunursan işimiz zor.


Fakir olan lider makbuldür anlayışıyla nereye kadar... Ben fakirim, mütevazi bir hayat yaşıyorum öyleyse bana oy verin. Ama siyasi beyin, liderlik gücü nerde kaldı? Her liderde bulunan hatiplik özelliği olmadan bu iş olur mu? Bak başbakana, bak CHP eski genel başkanına…


Seni defalarca başkalarına iftira atarken gördüm televizyonda. Attığın hiçbir iftirayı ispatlayamadın. Onlara ne oldu? Melih Gökçek'e tek iddia sundun aksini yüzlerce belgeyle ispatladı da, Sen O’nun yüzlerce iddiasına bir tane belge sunamadın. Sadece sırıttın. Üstelik programın sunucusu ve tartışmanın moderatörü olan beyefendi de senin tarafındaydı. Bunları unuttuk mu?


Onur Öymen, Dersimde yapılan katliamı örnek göstererek senin kardeşlerini tehdit ederken, sen iki tarafı da idare etmeye çalıştın. Beğenmediğin AK Parti içinde bile bakanlar arası fikir ayrılıkları olurken, sen kendi partinden bir milletvekiline, böyle hassas bir konuda tavır koyamadın.


İstanbul belediye seçimlerinde aday oldun. Bakalım ne diyecek bu sefer diye dinledik seni biraz heyecan, biraz umutla... Ama ortada sadece bir şarkı ve incir çekirdeğini doldurmayacak vaatler vardı. Ekmek fiyatlarına takmıştın kafayı. Hala küçük düşünüyordun. İstanbul'a yapılan milyarlarca yatırımı görmüyordun, görmek istemiyordun. Çünkü onlar senin vizyonuna uygun değildi. Sen “vaat et, oyu kap, sonra da yapma” anlayışıyla hareket ediyordun ama vaat etmek için bile kafanı yormuyordun. Hayal gücünü kullanıp daha büyük vaatler yapsaydın belki de şimdi sen başkandın İstanbul'da... Çokta hakkını yemeyelim. Sen büyük bir vaatte bulunuyordun İstanbul için. "İstanbul'a gençlik meclisini açacağız" diyordun. Adeta gençliğin oylarına talip oluyordun bu harika fikrinle… Her fırsatta önleri kesilen gençler, senin bu dâhiyane vaadinle özgürlüklerine kavuşacaklardı. Onlarda bu ülkeye hizmet edebilecek ve çekirdekten yetişeceklerdi. Aynı dakikalarda bu vaatlerin, gençlik meclisinden izleniyordu. Çünkü o meclis çoktan açılmıştı bile... İşte sen bu kadar bildiğin bir işe, bu kadar ucuz numaralarla talip olmuştun.


Ergenekonun avukatı olduğunu iddia eden eski genel başkanının hep yanında yer aldın. Sanki O avukatı, Sen ise muhasebe müdürüydün Ergenekon terör örgütünün. Pardon bir hata yaptım. Çünkü sen, Ergenekon’un terör örgütü olduğunu bile kabul etmedin. Gerçi senin terör örgütü kavramını sorgulamak lazım. Çünkü basın toplantısında, bebek katili Abdullah Öcalan’ın “kankası” Yalçın Küçük'ü sen savundun.


Ve başkan seçildin CHP'ye... Ortak oldun o büyük bankaya. Koskoca konuşmanda bir kere kürtler ve kürt sorunu diyemedin. Dertlerimizin çarelerini dile getirmek yerine yine hükümete yüklendin. Yeni fikriler yeni çözümler sunmak yerine, başkalarının yanlışlarından kazanç sağlama yolunu seçtin.


Ve CHP'de hiçbir şeyin değişmediğini bize gösterdin.


Şimdi bizden oy istiyorsun...